Yeşim Türköz – Büyü Dükkanı

Merhabalar,

Yeşim Türköz Büyü Dükkanı. Yazar hakkında bilgi vermeyeceğim, zira hem kitabın giriş kısmında hem de netten rahatlıkla ulaşabileceğiniz çok sayıda bilgi mevcut. Kitabı bana, benim için çokça değerli biri ödünç olarak verdi. Kitaplığındaki kitapları incelerken, belki inceliği nedeniyle fark edemediğim ama elime tutuşturulduğu anda yoğun bir çekim gücü ile kendisine çekildiğimi çok net hatırlıyorum. Hatta aldığım onca kitap arasında “ilk okuyacağım bu olacak” diye özellikle içimi kıpır kıpır etmesinin nedenini, sayfalar ilerledikçe çok daha iyi anladım.

Yeşim Türköz Büyü Dükkanı İnceleme

Bir süre bekledi rafta, alıştım varlığına. Hoyratça açmadım sayfalarını, bir süre elime aldım, kapağındaki resme baktım, kaldırdım. Yine elime aldım, arka kapağı okudum, yine kaldırdım. Böyle böyle birkaç hafta geçti. Elimdeki kitabın bitmesini bekledim biraz da. Yoksa bu kadar süre rafta tutmazdım onu.

Evet, bu heyecanlı bekleme sonunda, kavuştuk birbirimize.

Kitap incecik, keşke daha çok hikaye olsa içinde dedim, keşke daha çok müşteriyle karşılaşsam, keşke bilge yaşlı amcadan daha çok ders alsam… Ben bunları düşünürken, böyle açgözlü davranmam ne kadar doğru acaba? Gerçekten istediğim bu mu ki, diye kendime sormadım değil. Okurken soruyorsunuz da çünkü. Sorduruyor, müşterinin yerine koydurtup; “acaba burada ben ne isterdim, ben hangisini seçerdim, yapabilir miydim?” soruları ile kitaba dahil oluyorsunuz çok büyük bir hevesle.

Bir yerlerde edebi bir dille yazılma kaygısı taşımadığını okuduğumu hatırlıyorum. Öyle bir düşünce ile yazılmamış dahi olsa, betimlemeler mükemmeldi. Kimileri çok uzatır, kimileri gereksiz ayrıntılar ile boğar, Yeşim Türköz ise kitabın isminin hakkını vermek ister gibi adeta oynamış kelimeler ile.

Okurken yaşadığım kitaplardan biri oldu. Bayıldım.

Birkaç alıntı ile sonlandıralım yazımızı:

“Böyle durumlarda çareyi birkaç saniye için gözlerini kapatmakta ve derin bir nefes almakta bulurdu. Nefesinin, kuvvetli bir rüzgar gibi kafasının içini temizlediğini hayal ederdi. Aldığı nefesi bıraktığında ise sanki rüzgar çekiliyor ve zihni sükunete kavuşuyordu.” (Sayfa 26)

“Yardım, buradan alabileceğiniz bir şey değildir. Çünkü yardım, geçici olarak başkalarından aldığımız ve hiçbir zaman size ait olamayan bir şeydir.”  (Sayfa 30)

“Kısacası, sizde olmadığını düşündüğünüz ve karşılığında bir bedel ödemeyi göze alacağınız her şey olabilir buradan isteyeceğiniz.” (Sayfa 32)

“Ben cesur olmadığım müddetçe, yaşam acımasız olacaktı.” (Sayfa 53)

“Ancak bir kere var olduktan sonra, yokluğu yaşayamadığınız için, var olmanın değerini kavramak güç olabiliyordu kimi zaman. Belki de en iyi kavrayışa, yokluğa yeniden yaklaşırken ulaşıyordunuz. İki yokluk arasındaki bir çizgiydi yaşam ve en temel mutluluk, bu çizginin üzerinde olabilmekti galiba.” (Sayfa 58)

“Lucretius’un öne sürdüğü gibi, öldükten sonra insan, geride kendi varlığına özlem duyup acı çekecek bir benlik bırakmayacaktı.” (Sayfa 60)

“Kendi korkularını ya da zaaflarını fark ettiği zaman hep bunu yapardı. Görebildiği en uzak noktayı algılamaya çalışır, dünyanın büyüklüğünden ve milyonlarca yıllık tarihinden güç alırdı. Yaşam cömertti ona göre.” (Sayfa 69)

“Her yeni günün, bir öncekiyle aynı olmayacağını bilmek ona heyecan verirdi. Oysa, gençliğinde çok başka düşünür; yaşlı insanların yaşamdan daha az zevk aldıklarını zannederdi. Çünkü o zamanki mantığına göre yaşlılık, ömrünüzün sonuna geldiğinizin habercisi idi. Bunu bilen bir insan ne kadar coşku duyabilir, yaşadığı günden ne kadar tat alabilirdi ki? O zamanlar, insanın, ancak önünde uzun bir yaşam olduğu düşüncesi ile mutlu olabildiğini düşünürdü.” (Sayfa 70)

“Evet, doğru, ben kendi yaşantımdaki güzelliklerin tadına varmak yerine, başkalarının yaşadıklarını kıskanarak, onlar gibi yaşamanın peşindeymişim bugüne kadar. Kendimi daima şanssız, başkalarını da şanslı gördüm. Kendimi buna inandırdım. Başkalarının hayatına bakarken pembe, kendi hayatıma bakarken ise siyah camlı gözlük kullanıyordum. Çıplak gözle bakmayı hiç denememiştim.” (Sayfa 86)

“Tanımadığı doğadan korkan ve ona boyun eğen insan, tanıdığı doğa karşısında saygı ile eğilmeyi öğrendi.” (Sayfa 90)

“Yaz gecelerinin en güzel tarafı, kış gecelerinin ıssızlığından uzak olmasıydı. Bu mevsimde güneş ve ay birbirlerine daha bir dost oluyorlardı sanki. Kış gecelerinde sıcak bir yerlere sığınma ihtiyacı hissederken, yaz geceleri size, dünyaya açılma cesareti veriyordu.” (Sayfa 111)

“Geçmiş ve geleceği birbirinden ayıran tek çizgi, içinde bulunduğumuz andı ve biz, çizginin kendisinden çok, onun birbirinden ayırdıklarıyla ilgileniyorduk. Belki de hep o çizginin üzerinde durduğumuz için, o bizden bir parça gibi oluyordu. Oysa geçmiş, uğurladığımız bir misafir, gelecek ise henüz tanımadığımız bir yabancıya benziyordu. İkisi de bizden değildi. Bizden olmayanlar ise bizim dikkatimizi her zaman daha fazla çekmişlerdi.” (Sayfa 112)

“Yağmurlar, yaz aşklarının veda sahnelerinde dökülen uçarı gözyaşlarını andırıyordu. İçten, ancak kısa süreliydiler…” (Sayfa 129)

Keyifli okumalar..

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Blogumu beğendiyseniz sosyal medyada paylasabilirsiniz.: )

  • Follow by Email
  • Facebook
    Facebook
  • Google+
    Google+
    http://www.dongusel.net/yesim-turkoz-buyu-dukkani">